17 Ekim 2017 Salı

Teyze Kazağı

.
 
 


Benim ergenliğimde annem dahil onun yaş gurubu teyzelerde M. marka kazak takıntısı vardı. Özellikle “günlere” giderken M. marka kazak giymek bir statü simgesiydi.  
Renk renk birbirine benzer modelde kazaklarla “annemin gününde” kurumlu kurumlu oturduklarını hatırlıyorum.   
Hatta iyi hatırlıyorum, çünkü çaylar içilip çeşit çeşit pasta börekler yendikten sonra mutlaka bana tansiyonlarını ölçtürürlerdi ve itinayla kazaklarının kollarını sıyırırlardı….. 

Mecburi hizmet yıllarımda aynı iş yerinde beraber çalıştığımız yeni evli doktor arkadaşım Ela’da bilmem kaç tane M. marka kazağı olduğuyla övünürdü.....  
Ben o yıllarda bekar olduğum için henüz 23 yaşında ve İzmir’li bir kızın M. marka teyze kazağı giymesiyle dalga geçerdim….

İtiraf ediyorum, annem, annemin “gün” arkadaşı teyzeler ve doktor arkadaşım Ela’nın etkisiyle olsa gerek yıllar sonra 30’lu yaşlarımın sonlarına doğru benimde birkaç tane M. marka teyze kazağım olmuştu....

M. marka teyze kazağı son yıllarda eski statüsünü kaybetti sanırım, çevremdeki hiç kimsede göremiyorum, üstelik hepimiz teyze yaşına ermiş durumdayız. Artık teyzeler daha modern giyinip gençlerle yarışıyorlar…..
 
 
 

 
 
 

Sabah sabah nereden aklıma geldi “Ela ve M. marka teyze kazağı”…..

Bugün giymek için S. marka kazağımı ütülerken hatırladım bu kazak statüsünü ve ironik bir gülümseme kapladı yüzümü.
 
Artık akranım teyzeler S. marka kazak tercih ediyorlar. Daha modern model ve renklerde olan S. marka, sadece kazak değil bluz ve fularda satıyor üstelik.
 
Bazen S. markanın cep telefonundan mesaj atarak haber verdiği ucuzluk günlerinde mağazalarında iğne atsanız yere düşmeyecek kalabalıklar oluyor….

Ben bu markanın dokusunun yumuşaklığını ve iki isimli markasının baş harflerini minik parlak taşlarla kol veya etek ucuna işlemesini beğeniyorum.

Teyze kazağında marka ile statü tutkusu, kuşaklar boyu  devam ediyor anlaşılan….

 Bu da böyle nostaljik bir yazı oldu işte......

 

16 Ekim 2017 Pazartesi

Öğrenmek İçin Her Yaş Güzeldir

.
 
 
 
 
 
Sadece kendimden sorumlu ve zorunlu olduğum “okul yıllarının” ardından bolca sorumluluk içeren “çocuk da yaparım kariyer de” süreci, gençliğin enerjisi, coşkusu ve hırsıyla adeta gözü kapalı bir şekilde dört nala hızla geçtikten sonra şöyle ağız tadıyla, seve isteye bir şeyler öğrenme yaşındayım artık…..

Mesleki kariyerime bir katkısı olacağı hesabı yapmadan ALES, YDS, Yökdil gibi bilumum sınavlara giriyorum ve bu yıl ikinci doktora programına başladım, bitirince kaç yaşımda olacağımı hiiiiiç düşünmeden….

Ayrıca bitirmem de gerekmiyor ki zaten…..

Benim için önemli olan, heyecanlandıran ve keyif verenin “öğrenci olabilmek, yeni bir şeyleri araştırmak” olduğunu keşfettim çünkü.

Çünkü hoşuma gidiyor öğrenci sıralarında oturup benden daha çok bilgi sahibi kişilerle konuşup tartışmak.

Çünkü bildiklerimin üzerine bir bilgi daha eklemek beni mutlu ediyor vs….

Çevremdekilerin “yine mi sınav, yine mi ders, yine mi kurs” tepkisi karşısında kendimi sorgulamam mı lazım diye bir an duraksadım, sonra bu soruyu bir de google’a sorayım bakayım dedim, “sürekli öğrenme duygusuyla dolanmak” acaba ne menem bir şeymiş diye….
 

 
 
 
 
 
 

Bir kere öğrenmenin yaşı yokmuş, Atalarımızın sözü!

Konfüçyus “Kişi her gün yeni eksiklerini bulup ortaya çıkarabiliyorsa ve her ay ustalaştığı konuları aklında tutabiliyorsa, onda öğrenme tutkusu vardır diyebiliriz,” Richard Bach “Kimse sizi öğrenmeye zorlamaz. Siz istediğinizde öğreneceksiniz,” Alfred Mercier “zevkle öğrendiğimizi, hiçbir zaman unutamayız,” George B. Shaw “deneyimden daha güçlü bir öğretmen yoktur; ama öğrenme isteği olmadıkça, deneyimden hiçbir şey öğrenilemez” demişler.
Bir Çin atasözü ise “öğrenmek, akıntıya karşı yüzmek gibidir, ilerleyemediğiniz takdir de gerilersiniz,” diyor…….
 
Sevgili Peygamberimiz “ilim tahsil etmek kadın erkek her müslümana farzdır ve özlü bilgi müminin yitiğidir, onu nerede bulursa alır” diye buyurmuşlardır.

Danimarkalı filozof Grundtvig, sadece bir meslek ya da kariyer amacıyla değil manevi tatmin için bireylerin yaşam boyu eğitime katılmaları gerektiğini savunmuş.

Milli Eğitim Bakanlığımızın da “Hayat Boyu Öğrenme Genel Müdürlüğü” var, ismine hayran olduğum….
 
Sonuç olarak “her yaşta eğitilebilir” ve “öğrenen” olabiliriz…..


 

26 Eylül 2017 Salı

Karamsar, Endişeli

.

 
 
 
 
Sınırlı sayıdaki blog okuyucularımdan bazıları ile yaptığım yüz yüze görüşmelerde yazı içeriklerimi genellikle üzgün, mağdur hatta ezik olduğum konularda seçtiğime dair eleştiriler aldım……  

Bir Hayalci’ye hiç yakışmıyormuş……

Teşekkür ettim, yazılarımı dikkatli okudukları için.

Refleksif olarak "yok canım" dedim önce. Sonra merakla göz attım, radar gibi taradım yazdıklarımı. Bazılarında ajitasyon dozunu bir miktar kaçırdığım doğrudur ancak demek ki yazarken o denli duygu yüklüymüşüm diye düşündüm, ne de olsa yengeç burcuyum..... 
 
 
 
 
 
 

Karamsar ve endişeli olmak tüm dünyada yaşayan insanların doğal hali oldu son yıllarda. Dünyanın dört bir yanında yaşanan terör saldırıları, insanların güvenlik duygusunu alt üst etti, artık dünyanın hiç bir yeri güvenli değil....

Hiç kimse kalelerle çevrili gül bahçelerinde yaşamıyor artık...... 
 
 
 
 
 
 
Bilgiye, habere, görüntüye, internet ve TV kanalları sayesinde anında ulaşma imkanı var.  Özellikle elinde herhangi bir akıllı telefon olan amatör kişiler tarafından çekilip sosyal medyada servis edilen görüntülerin dehşeti tüm insanların üzerinde kabus gibi olumsuz etkiler bırakıyor.....

Geçen hafta tatil için gittiğim bir avrupa şehrinde bile üç ayrı yerde gösterilerle karşılaşınca pes dedim ve birbirinden nefis yemekleri yemeğe vurdum kendimi....

Kalorisi, yağı, tuzu, şekeri kaç diye hiiiiiç düşünmeden….
 
Böyleyken böyle…..
 
 


 
 
Bloğumun nadide, kıymetli ve sevgili okuyucuları; eleştirilerinizi dikkate alıp yazılarımı daha az karamsar, endişeli, daha çok keyifli ve umutlu konulardan seçmeye çalışacağım desem mi acaba???????
Bu sefer lafımı fotoğrafla da olsa tatlıya bağladım en azından. Eleştirileriniz ve yorumlarınız için tekrar teşekkürler……
 
 
 


7 Eylül 2017 Perşembe

Sade, Yalın, Mütevazı ve Zarif Olabilme Halleri



Simplexity (Simple+Complexity)






İkibinli yılların başında eşimin eğitimi dolayısıyla bir süre Amerika’nın Baltimore şehrinde yaşamıştık.  Oturduğumuz sitedeki güler yüzlü ve misafirperver Japon komşularımızla iletişimimiz arttıkça sade yaşam biçimleri beni çok etkilemişti. Ev eşyaları, giysileri, günlük alışkanlıkları gösterişsizdi ama kullandıkları her şeyin fonksiyonel ve kaliteli olduğu  dikkatimi çekti zamanla.

Yaklaşık 6 ay ile 2 yıl arasında değişen sürelerle lisansüstü eğitim için çeşitli ülkelerden gelen site sakinleri (biz dahil) ikinci el otomobil ile ulaşım sorununu çözmeye çalışırken Japonların tercihi istisnasız sıfır kilometre otomobildi. Burada amaç olası arızalarla vakit harcamamaktı, hava atmak filan değildi tabii ki. Kısa süreliğine geldikleri bir ülkede alışkanlıklarını terk etmemek için gözlerini kırpmadan duvar piyanosu bile alabiliyorlardı….

Biraz araştırınca öğrendim ki, bu minimalist yaşam felsefesiymiş.....

İlk insanlar, avcılık ve toplayıcılıkla geçindikleri için belirli bir yere bağlı olarak yaşamıyorlarmış. Tarımla birlikte belirli bir yere bağlı olarak yaşamaya ve daha sonra endüstrinin gelişmesiyle her şeyi biriktirmeye başlamışlar. Toplayıcılık ve seyahat etme huyumuz çok eskilere dayanıyor yani……

Ancak insanoğlu açgözlülüğüyle hayatını gereksiz şeylerle tıka basa doldurup daral gelince zamanla sade, yalın, açık, kolay, hafif, mütevazı olmanın daha değerli olduğunun farkına varmış. Kişi sadece kendisine değer katan etkinlik ve eşyalara hayatında yer açtığı takdirde dinginlik ve mutluluğa erişebiliyormuş meğerse….








Doğayla baş başa, ergonomik, hayatı kolaylaştıran, abartıdan gösterişten uzak ancak son derece keyifli ve ille de içinde gizlenmiş bir kalite detayı barındıran sade bir yaşam sürmeyi tercih edenleri son bir kaç yıldır yaptığım Norveç ve Bodrum Gümüşlük tatillerimde gözlemliyorum.

Gözlemlerimden doğal olarak etkilenip sadeleşmeye çalışıyorum artık.....

Sade bir hayatın tanımı, herkes için farklı olabilir. Bence “sade hayat felsefesi” demek “gönüllü olarak seçilen bir yaşam biçimi, bir bakış açısı, bir duruş” demek…..

Hayatımız üzerinde baskı oluşturan her şeyin, dozunu/yükünü azaltarak kendi istek ve alışkanlıklarımıza saygı duyabilme, değer verebilme başarısı demek….

Çevremizdeki hiçbir canlıya zarar vermeden, kadın erkek eşitliğine, çocuk ve yaşlı haklarına saygılı, hayvanlara ilgi gösteren, huzurlu ve dingin bir iletişim içinde yaptığımız her işi yararlı ve zarif biçimde yapma halidir……




 


En iyisi birkaç madde halinde sıralayayım;

-      Başta eşiniz, mesleğiniz ve çevrenizde bulunan insanlar kendi seçiminiz, tercihiniz olmalı. Yaptığınız her şeyin en az % 90’ını severek, isteyerek ve keyif alarak yapabilme imkanınız/şansınız bulunmalı, çünkü yaptıklarımızın duygusal bir anlamı olduğunda, sevdiklerimiz ve güvendiklerimizle paylaştığımızda kendimizi daha hafif hissederiz.

-      Hayatınızı kolaylaştırmak, aradığınızı her zaman yerinde bulabilmek için kullandığınız eşyayı aldığınız yere koyma alışkanlığı kazanmalısınız. Obsesif- kompülsif olmadan derli toplu, düzenli yaşayabilirsiniz…..

-      Çevreye zarar vermeden üretilmiş, dayanıklı eşyalar seçmeli, teknolojiyi esiri olmadan kullanabilmelisiniz.

-      Bazen “hayır” demeyi bilmeli, omuzlarınıza gereksiz yük almamalı, içinde olmak istemediğiniz bir durumdan kurtulabilmelisiniz.
 
-      Başkalarını memnun etmek ya da gösteriş yapmak için katlanmak zorunda olduğumuz “topuklu ayakkabılar, dar, rahatsız, çabuk buruşan ve aşırı ciddi giysiler, abartılmış kibarlık, yağcılık halleri, mış gibi tavırlar, ergonomik olmayan gösterişli mobilyalar, işe yaramayan, gereksiz ev aksesuvarları, belki bir gün işe yarar düşüncesiyle istiflenip evimizi daraltan, çöp eve çeviren her şeyi” hayatımızdan çıkarabilmeliyiz.   

-      Az ve öz konuşmayı, gerekmiyorsa konuşmamayı denemelisiniz. Suskunluk, sessizlik kendimize sunduğumuz bir ödül olur bazen. Keyifli bir kenarda oturup kendimizi ve sessizliği dinleyip sükutun altın huzuruna erişelim…. 

-      Bazen zorlamamak ve işleri oluruna bırakmak gerekebilir, ne demişler “baktın olmuyor bakmayacaksın, fazla kafaya takmayacaksın”.
 

Bilmem anlatabildim mi.....

16 Ağustos 2017 Çarşamba

Annemden Abhazca Dersleri

.




Malum yaz tatili zamanı ve önümüz bayram. Herkes gönlünce güzel bir gezi programı planlıyor....
Sevgili arkadaşım Gülce, doğu Karadeniz, Gürcistan ve Abhazya gezisi yapacağını söyleyince Abhazya etabında işine yarar düşüncesiyle ona bir jest yapmak istedim ve çocukluğumdan kalan hatırlayabildiğim Abhazca kelime ve cümleleri yazmaya karar verdim......
Daha önce yazmıştım sanırım. Canım annemin annesi ve babasının aileleri, 1864 yılında Kafkas Tehciri ile Abhazya’dan deniz yoluyla önce Kandıra Kefken’e gelmişler, daha sonra da Adapazarı ve Düzce’nin köylerine yerleşmişler….

Rahmetli anneannemle dedem, Adapazarı ve Düzce doğumlu olmalarına, göç sefaletini yaşamamalarına rağmen, büyüklerinden dinledikleri göç anılarında birçok teknenin alabora olması sonucu Karadeniz’in azgın sularında kaybolan akrabalarının denizdeki balıklar tarafından yendiği düşüncesiyle ömürleri boyunca ağızlarına balık sürmemişlerdi…..






Çocukluğumun ve erken gençliğimin (70’li 80’li yıllar) yaz tatilleri abhaz köylerinde geçtiği için abhazca, abhaz yemekleri, sosyal yaşam tarzı ve sınıfsal özelliklerini yansıtan abhaz gelenekleri konusunda bilgim fena değildir…..

Abhazlar çok temiz, asil, modern, kibar ve saygılı insanlar, o yıllarda bile gençleri moda dergisinden fırlamış gibi zarif ve şık giyimliydi. Laf aramızda, fotoğraflardan gördüğüm ve hayran olduğum annemin genç kızlığında giydiği zarif elbiseleri ben hiç bir zaman giymedim….. 

En önemlisi o zamanlarda bile abhaz gençleri (kız ve erkek), son derece seviyeli bir şekilde sosyal ortamlarda arkadaşlık ederlerdi ve değil yakın akrabaları, uzak akrabalarını hatta komşularını bile kardeşleri gibi görürlerdi. Abhazlar için akraba evliliği asla ve de kat’a söz konusu olamazdı.

Kardeş görme konusunun altını çizmek için sanırım şöyle bir deyimleri vardır Abhaz’ların; “aynı köprüden geçtikleri ya da aynı güneşte çamaşır kuruttukları ile akraba olmak”.

Velhasılıkelam anneannemden öğrendiğim sınırlı sayıdaki abhazca kelimeleri, su gibi akıp geçen yıllar içerisinde unutmuşum ben. Kafaya taktım ve  anneciğimle birlikte  (yaşlandığı için bazı kelimeleri hatırlamakta zorlansa da) çay sohbetlerimiz esnasında hatırladığımız kelime ve cümleleri  alt alta yazıverdim......  

Kaf dağının arkasında, Gürcistan’da özerk bir cumhuriyet olan Abhazya’ya, turistik bir gezi yapacak olanların belki işine yarar bu kelimeler…..

  

 





Fara- Siz
Şara/Fara Ali/Ayşe (hitap ederken önce "siz" sonra isim söyleniyor)
Babşi (kadına)- Bak
Vabşi (erkeğe)- Bak
Abhös- Kadın
Ahaza- Erkek
Ahuci- Çocuk
San- Anne
Sab- Baba
Sıçkun- Çocuğum
Skhaza- Kocam
Bkhaza- Kocan
Sıphus- Karım
Vara sıphus- Karın
Atasa- Gelin
Amöh- Damat
Sıhşa- Kız kardeş
Seyşa- Erkek kardeş
San leyşa- Dayı
San dahşa- Teyze
Sab yeyşa- Amca
Sab lahşa- Hala
Sahşapha- Kız kardeş kız yeğeni
Sehşapha- Erkek kardeş kız yeğeni
Nandu- Büyükanne
Sabdu- Dede
Ayhabı- Büyük

Dahuci- Küçük
Sıhı- Baş
Bunapı- Vunapı- Ellerim
Buşapı- Vuşapı- Ayaklar
Sıhfçı- Saçım
Sıla- Gözüm
Sıphunza- Burnum
Sıçı- Ağzım

Amş abaey- Saat kaç (gün nereye geldi)
Ben baa- Ne zaman geldin
Yeha sayt- Bugün geldim
Vaha sayt- Akşam geldim
Ben basuva- Ne zaman gideceksin
Vuşta svayt- Şimdi gidiyorum

Vacı svayt- Yarın gideceğim
Afv yurkı- Kapıyı kapa
Afv yırtı- Kapıyı aç
Yabago- Nerede
Yabugo- Neresi
Zagudo- Kim
Ìzagui- Ne
Yaabsa zagui- Ne yaptın
Babasey- Nereye gittin
Suynu- Evim
Ba Buynu- Senin evin
Ava dıpkıma- Ev tuttun mu
Aşılta- Yatak
Ahıza- Yorgan
Akhçı- Yastık
Agart- Asmok- Tabure

Aça Sagıyt- Uykum geldi
Çukra Sagıyt- Tuvaletim geldi
Amla Sagıyt- Acıktım
Azba Sagıyt- Susadım
Ahta Sagıyt- Üşüdüm
Aphızı Sılzi- Terledim
Sıhı Sıhoyt- Başım ağrıyor
Saapseyt- Vaapseyt- Yoruldum
Suveyt- Koşuyorum
Yırlas Yırlas- Çabuk çabuk
Aşşaha- Yavaş
Sıneyveyt- Geliyorum
Yeha- Bugün
Yatsı- Dün
Vaçı- Yarın
Vahunla- Gece
Amra- Güneş
Amza- Ay
Ayaca- Yıldız

İtabuu- Teşekkür ederim
Bızıyerebabıyt- Hoşgeldin
Sısoyud- Gidiyorum
Bısa- Git
Bısra bısayd aha, abri sıptuma- Seni yoracağım ama şunu verir misin
Harahdop- Biz burda oturuyoruz
Abziyeraza- Iyi günler
Abziyeraza haybeba- İyi günlerde görüşelim
Dıbşızob- Güzel
Lıpşıra çigyop- Çirkin
Dıbabsu- Kötü
İsgophayt- Beğendim
Sguamhazeyt- Beğenmedim
Ayhabı- Büyük
Ahucu- Küçük

Emgal- Ekmek
Ahu- Yemek
Azı- Su
Yıj- İç
Yıf- Ye
Agut- Fasulye
Abısta- Mısır unundan pasta/ekmek
Açamuka- Peynirli mısır unundan pasta/ekmek
Acükre- Mısır
Aça- Buğday
Aça şıla- Buğday unu
Acıka hırş- Tuz
Apırpıl cıka- Biberli
Ahulçapa- Cevizli bir yemek
Akakan- Ceviz
Arasa- Fındık
Ahş- Süt
Afv- Peynir
Aghırcı- Yoğurt
Aktah- Yumurta
Sızbal- Sos (genel olarak)

Azıbra- Kişniş
Abhöse- Erik
Akvas- Et
Aktu- Tavuk
Aktuj- Tavuk Eti
Aktu sızbal- Akakan sızbal- Çerkez tavuğu
Agı- Bir
Yuba- İki
Ihba- Üç
Pişba- Dört
Huhba- Beş
Ifba- Altı
Bijba- Yedi
Ağba- Sekiz
Yıvba- Dokuz
Yöğba- On
Yevyiyuba- Oniki
Yevyiıhba- Onüç
Yevyipişba- Ondört
Yevyiyöğba- Yirmi

Avardın- Eşek arabası
Amaşın- Araba
Ahba- Gemi
Apotin- Uçak
Asugu- Kedi
Ala- Köpek
Aj- İnek
Avasa- Koyun
Açma- Keçi
Açı- At
Amed- Yılan
Aja- Tavşan
Dıheyt- Doğdu
Dıçmeziyob- Hasta
Dalgeyt- Kurtuldu





3 Ağustos 2017 Perşembe

D Vitamini Eksikliği

.
 
 
 

Önceki yazımda “Melankoli” durumundan söz etmiş muhteşem bir manzara seyrederken, nefis bir yemek yerken, sevdiğim güzel insanlarla beraberken, keyifle sohbet ederken, çiçeklerimle ilgilenirken, sokaktaki hayvanları beslerken; an geliyor, içimi bir huzursuzluk kaplıyor” diye halet-i ruhiyemi anlatmıştım. Şüphesiz insan olan herkesi çevresindeki üzücü olaylar etkiler, ama benim etkilenme dozumun giderek  arttığının farkındaydım ve bu halime kendimce yorumum (hayalim) “ruhen tekamül ediyorum” galiba olmuştu……

Gerçeği öğrenmem gecikmedi, yaşımın kemale ermesi nedeniyle tesadüfen geçen hafta yaptırmış olduğum rutin kan tahlillerimin sonuçlarını görünce anladım ki hiçbir şikayetim yok diye gezerken, vücudum bal gibi de D vitamini eksikliği sinyali veriyormuş ama anlamıyormuşum meğer.…..
 
 
 
 
 
 
 

Gelelim kan tahlili sonuçlarıma, D vitamini düzeyim çok düşük çıktı, hekim olmanın verdiği bilgi karmaşasıyla paniğe kapıldım önce, hemen konunun uzmanı bir kaç arkadaşımla hasbihal neticesinde D vitamini ve kalsiyum düzeylerimi yükseltmek için yükleme tedavisine başladık…..

Yaz aylarının avantajı olarak güneş ışınlarından da faydalanmak lazım tabii ki. Cildimin yeterince D vitamini üretebilmesi için öğle saatlerinde avuç içlerimi, kollarımı, yüzümü, bacaklarımı güneş kremi sürmeden 10-15 dakika güneşe göstermem gerekiyor. Yüzümde çiller oluşacak ama sağlık için katlanacağım artık…..

Google’da, “D vitamini eksikliği belirtileri” diye bakınırken bir de ne göreyim!!!!! 
D vitamini eksikliği belirtilerini sıralarken, daha çok kendinizi nedensiz olarak hüzünlü hissetmeniz olarak tanımlanabilir, bunun nedeni beyinde üretilen ve ruh halinin düzenlenmesinde kullanılan serotonin seviyesinin D vitamini eksikliğine bağlı olarak düşmesidir” demesi tam da beni anlatıyormuş…..

Lakin zamanlaması manidar…..

Yine de tekamül konusunu es geçmemeyi düşünüyorum…..

 

 
 
 
 
 

24 Temmuz 2017 Pazartesi

Melankoli

.




Hafta sonu pikniğe gitmiştik, ağaçlara, çiçeklere bakıp içime huzur doldurmaya çalışırken on metre ötemde genç bir çiftin tartıştığını fark ettim….

Yok yok, tartışmak ne kelime basbayağı kavga ediyorlardı, erkek avazı çıktığı kadar, ağız dolusu hakaret ediyordu, kızcağız küçük sesle birkaç kelime mırıldanmaya başlayamadan erkek sesinin volümünü biraz daha yükseltiyordu. Aradan kaç dakika geçti böyle bilmiyorum, kızcağız daha fazla kuyruğu dik tutmaya dayanamadı ve ağlamaya başladı….

Arkadaş susacağına daha bir celallendi, veeee daha fazla seyirci kalmaya dayanamayan ben! fırlayıp yanlarına gittim. Bu kavgadan rahatsız olduğumu söyleyerek duruma müdahil oldum. Sanırım tartışmalarının hızını azaltma konusunda faydam oldu, çünkü ikisi de bir süre sonra sakinleştiler….

Huyum bu ne yapayım, kimsenin birbirini üzmesine, kırmasına tahammül edemem. Çevremdeki olumsuzluklara elimden geldiğince müdahale etmeye çalışırım her zaman. Heyhat, sevgiye, güzelliğe geniş yer açmış yüreğim ve küçücük ellerimle ne kadar başarılı olabilirim….





Bu yüzdendir ki muhteşem bir manzara seyrederken, nefis bir yemek yerken, sevdiğim güzel insanlarla beraberken, keyifle sohbet ederken, çiçeklerimle ilgilenirken, sokaktaki hayvanları beslerken; an geliyor, içimi bir huzursuzluk kaplıyor….

Son zamanlarda çevremde, Ülkemde, dünyada yaşanan üzücü olaylar beni çok müteessir ediyor. Gazete okurken, televizyonda haber programlarını izlerken nefes alamıyorum, beynim zonkluyor. Şehit haberleri, üçüncü sayfada yer alan cinnet haberleri, dünyanın dört bir yanında savaşlar, terör, Afrika’daki aç ve hasta çocuklar, çaresiz insanlar…..

Rahmetli anneannem ve kayınvalidem yaşasaydılar bu duruma bakıp “Kıyamet Alameti bunlar" derlerdi….

Sabahattin Ali sözleri, Ali Kocatepe bestesi ve Nükhet Duru’nun sesiyle “Melankoli” şarkısı halet-i ruhiyeme tercüman oluyor….
 
 


20 Temmuz 2017 Perşembe

Annemin Dikiş Makinası.....

.





Geçen hafta anneciğimi ziyarete gittiğimde köşede unutulmuş eski bir dost bana sitemle göz kırptı.
Annemin dikiş makinası…..

Ve beni aldı, onunla haşır neşir geçen yıllarıma götürdü…..

En eski çocukluk anılarımda o varmış meğer, kendimi bildim bileli annemin başköşesinde aktif bir şekilde dururdu çünkü....
Canım annem gençlik yıllarında, küçücük dört yavrusuna dikiş makinası ile "bir örnek" ne çok güzel giysiler dikerdi. 

Sadece bize mi????? 
Evimizi de diktiği divan örtüleri, perdeler, yastıklarla süslerdi..... 

Dikiş dikmeyi bildiği için çok gururlanırdı annem ve güzel de dikerdi gerçekten….

Fakat o yıllarda bu kadar çok hazır giyim olmadığı için olsa gerek, evimize misafirliğe gelen veya bizim misafirliğe gittiğimiz akrabalarımız angarya olarak anneciğimin eline hemen bir dikiş tutuşturuverirlerdi....

Özellikle babamın akrabaları söz konusu olduğunda anneciğim hiiiiç sesini çıkaramazdı, bugünden geriye bakınca anneciğimi iki iltifatla kandırıp çok sömürmüş olduklarını anlıyorum. Bazı insanlar vardır, bir şey öğrenmeden, çalışmadan başkalarını kullanma, sömürme konusunda çok ustadırlar bilirsiniz. İşte öyle bir şey…..

Sonradan annem de onu sömürdüklerini fark etmiş ki aynı şeyi yaşamayalım diye bize dikiş dikmeyi öğretmedi asla.  
Ama onu göre göre alıştığımız dikiş dikme eylemini biz pas geçemezdik elbette. Kız kardeşim ve ben ergenlik yaşlarımızda dikiş dergilerinden kalıp çıkarıp bir şeyler dikmeye çabaladık. Gönülden isterseniz öğrenilmeyecek bir şey yok şu dünyada. Tabii ki annemiz kadar başarılı olmamız imkansız olsa da azıcık çabalayınca iyi kötü bir şeyler başarırdık....
Bu arada her ikimizde enteresan bir şekilde dikiş makinası almışız evimize. Benim dikiş makinam arka odada dekor olarak duruyor maalesef, ilk aldığımda bir hevesle çocuklarıma pijama filan dikmiştim. Yıllardır kapağını bile açmadım…..  

Kız kardeşim kesinlikle daha başarılı, yılda birkaç kez kapağını açıyor hiç değilse……

Ah canım annem iyice yaşlandığı için dikiş dikemiyor artık ve dikiş makinası dekor olarak köşede kalmaktan böyle küs küs bakıyormuş....
Geçmiş günlerin hatırına kapağını kaldırdım, tozunu aldım, okşadım usulca.....

7 Temmuz 2017 Cuma

Beni Değersiz Hissettiren Herkesten Vazgeçtim.....

.





Annenizin, babanızın ve sizi seven insanların bakışlarından size duyulan sevgiyi, hayranlığı, kaygıyı, gururu hissettiğiniz gibi; sizi çekemeyen birisinin bakışlarından da kıskançlığı, küçümsemeyi, korkuyu, nefreti, düşmanlığı hemen hissetmez misiniz?

Altıncı his mi desem gönül gözü mü desem her neyse bende o his çocukluğumdan beri çok güçlüdür, yani tipik bir yengeç burcu özelliği….

İletişim içinde olduğum kişinin sözleri kadar bakışlarından, duruşundan yorum yaparım her daim. Gözler kalbin aynasıdır çünkü, beden dili de aynanın çerçevesi…..

Hemen hissederim karşımdaki insan bana ne kadar değer veriyor, benim ona verdiğim değer kadar mı, daha az ya da daha çok mu, anında ölçer biçer tartarım…..

Gençken bu farkındalığımı, alınganlık zanneder, yaşadığım olumsuz bir iletişimde “hata bendedir” diye düşünür kendimi geliştirmeye çalışırdım. Karşımdakinin gözüne girmek, değer vermesini sağlamak için çırpınır dururdum….

Oysa hiçte öyle değilmiş, insanlar karşısındakine verdiği değere, sevgiye, ilgiye, bazen beklentisine göre davranırmış…….

Bir anım geldi aklıma, sanki dün gibi taze!!!!!!
Yıllar yıllar önceydi, mutlu, sevgi dolu, güler yüzlü ve şirin bir çocuktum.  Gerçek söylüyorum, “kendim” diye taraf tutmuyorum vallahi…..

Evde anneme yardım eder, kardeşlerime ablalık yapardım hiç gocunmadan hatta yararlı olmaktan dolayı keyif bile alırdım bazen. 
Büyüklerime çok saygılıydım,  misafir gelince işe yarama ve büyüklere yaranma/göze girme coşkusuyla koşturur dururdum. Annemin küçük kardeşi “dayımı ve eşini” çok severdim, onlarla vakit geçirmekten çok mutlu olurdum….

Lakin dayımın genetik özelliği miydi neydi bilemiyorum, hiçbir şeyi ama hiçbir şeyi beğenmezdi ve sürekli beni eleştirirdi. Ergenlik yaşımda bile bana tokat attığını şu an dehşetle hatırlıyorum. Bütün bunlara rağmen onu olduğu gibi kabul etmiştim. Genetik özellikleri gereği herkese böyledir diye hoş görürdüm üstelik….  

Gel zaman git zaman ben tıp fakültesinde okumaya başladım. Bir yaz tatilinde yine mutlu bir şekilde onları ziyaret gittiğimizde, eşinin Adapazarı'nda yaşayan ablasının kızı sümüklü Serpoş'la bir iltifat bir espri sohbet ettiğini görünce beynimden vurulmuşa döndüm. Uğradığım hayal kırıklığını anlatmam mümkün değil, “vay be” dedim içimden, “beni sürekli iğneli sözlerle eleştiren, takdir ve iltifattan habersiz olduğunu sandığım, ö… dayım böyle zarif cümleler kurabiliyormuş, ancak insan ayırımı yapıyormuş meğer”.

O yaşımda oldukça cesur bir karar verdim, ağzıyla kuş tutsa benim için bitmişti artık, o gün ondan ve ailesinden vazgeçtim…..

Beni değersiz hissettiren herkesten ve her şeyden vazgeçmek için miladım oldu o gün….

Bir zamanlar benim için önemli olan insanlara dair hiçbir şey hissetmediğim gibi yaptıkları hiçbir şeyin de umurumda olmadığını fark edip yürüyüp gitmeyi o gün öğrendim.....







Kimseye kendimi sevdirmek zorunda olmadığımı ya da bunun zorla olmayacağını anladım. İçimdeki sevgi böcüğünün etkisiyle karşımdaki insanlara bir müddet/zaman/süre tanısam bile, asla bekleme yapmamayı, vakit kaybetmemeyi öğrendim…..

Hayatım boyunca sevmediğim, inanmadığım hiçbir şeyi yapmadığım gibi güven duygumu sarsan ve bana itibar etmeyen hiç kimseyle yola devam etmedim. Ben bir sürü çaba harcarken benim için çaba harcamayan karşılıksız kalmış bir dostluğu, arkadaşlığı sürdürmedim hiç, kendime saygı duymamı etkileyecek gidişe dur dedim çoğu zaman ve hiç beklenmeyen bir anda bıraktım ipin ucunu…..

Kim olurlarsa olsunlar, beni değersiz hissettiren herkesten vazgeçtim.

Evet sadece ve sadece vazgeçtim…….

Profesyonel iş yaşamımda her aşamada, farklı dozlarda olumsuz birçok duygu ve davranışa maruz kaldım. Tahammül, sabır, katlanma, mücadele gibi çeşitli baş etme ve savunma mekanizmalarımın yanı sıra sadece iletişimden vazgeçerek huzurlu olmayı öğrendim…..

Vazgeçmek, bana özgürlük getirdi, hüzünlü olsa da duygu ve düşüncelerime berrak bir netlik kazandırdı, kendime olan saygımı artırdı her zaman....
Ne derler, beni yıkmayan şey  güçlendirir (what doesn’t kill you makes you stronger) misali…..







Ancaaaaak ben de robot gibi mekanik bir insan değilim hiç şüphesiz, ömrü hayatımda yıkamayan ama hasar bırakan dostlarım olmuştur mutlaka …..
Şu da bir gerçek ki; değerimi bilen, sıkıntılı anlarımı olduğu kadar “mutluluklarımı da kıskanmadan sevinerek paylaşabilen”, itibar, takdir, iltifat konusunda cimri davranmayan, dostluğumu sürdürebilmek için emek harcayan, özen gösteren, beni hayatının merkezine veya merkezine yakın bir yere koyan insanları başımın tacı yaptım ve yapacağım her zaman…..

Aslında bugünkü Ben’in gelişmesinde katkısı olduğu için dayıma bir teşekkür borçlu olabilir miyim?????