17 Ekim 2016 Pazartesi

İyilik Yap, Kafasına At, İzi Kalsın.....

 
 
 
 
 


"İyilik yap, denize at. Balık bilmezse halik bilir." derler ya.....

Üzüldüğüm, kırıldığım, ve sabrımın tükendiği zamanlarda  ben de diyorum ki, "iyilik yap kafasına at" ki bazı nankör balıklar inkar edemesinler......
Durup dururken nereden çıktı bu yapılan iyiliklerin peşine düşmek demeyin sakın....
Çevremizde bu kadar çok vefasız, ihanetçi, fesat, kötü kalpli insan olunca iyiliğe dayalı yaşam felsefemiz sık sık sarsıntılara maruz kalıyor.
Hangi yaşta ve deneyim sahibi olursak olalım, geçmiş tecrübelerden ders almamışçasına, farkında olmadan böyle kötü kalpli, kötü niyetli insanları hiç şüphe etmeden hayatımıza sokabiliyor hatta başrol bile verebiliyoruz. Geriye dönüp baktığımızda, aslında bardağın taştığı o ana kadar bir çok sinyal aldığımızı, yılanın sokmadan önce tısladığını da fark ediyoruz sonra.
Salaklığın ve basiretsizliğin dik alası olan bu halimize “iyi niyetim suistimal edildi” diyoruz özetle.



 
 


Sonra da  bu değmeyecek insanlar neden hayatımda diye günlerce figan feveran edip kendimizi yiyoruz......

Uygulayamayacağınız bir tavsiye; çevrenizdeki parazit ve saldırgan insanları hemen atın, temizlik yapın, çöp ev gibi gereksiz bir sürü kişiyi tıkıştırmayın biricik ve kıymetli hayatınıza.

Uygulanabilir bir tavsiye; panzehir olarak müziğe, felsefeye, edebiyata sarılın.

Doğru bildiğimiz yolda devam ederken uyanık olamasak ta filozof olma ihtimalimiz artar.....
Ne güzel????

İyi olmak, iyilik yapmak, iyimser olmak çaba sarf etmeden ve görece olarak daha kolay gerçekleştirilecek bir felsefe iken  büyük çoğunluğun zor olan kötü olmayı seçmesi çok anlamsız geliyor ama henüz tıp bu konuda yeterli bilimsel bir açıklama yapmamış olsa da galiba bu insanların kalplerinin kara olması DNA'larında olan bir gerçek.....  

 
 
 
 
 
 
 
Yine aklıma bir anekdot geldi.....

Vakti zamanında adamın biri, devesine binmiş çölde giderken susuzluktan dudakları kurumuş ve yerde perişan yatan bir yolcuya rastlamış. Yerde yatan adam “su ver” demiş inleyerek.....

Adam devesinden inmiş ve heybesindeki suyu ona vermiş. Kana kana su içen adam susuzluğunu giderdikten sonra hızla devenin sahibini itmiş ve deveye atladığı gibi kaçmaya başlamış.

Bu duruma hayret eden adam, hırsızın arkasından “hey yolcu, tamam deveyi al git ama bu olayı sakın başkalarına anlatma” diye seslenmiş.

Bu isteği tuhaf bulan hırsız biraz duraklamış ve “neden” diye sormuş.

Devesini hırsıza kaptıran adam, vakur bir sesle “eğer bunu başkalarına anlatırsan bu her yerde duyulur ve insanlar bir daha çölde susuz kalmış birini gördüklerinde ona asla yardım etmezler.” demiş……

 
 
 

 

Vallahi bu satırları yazarken bile, o kadar çok kişi "aslında tanımlanmış iş alanımda olmayan konularda" yardım istedi ki ve ben yine onları mutlu etmek adına istediklerini yapmak için çaba sarfettim.

Gülüyorum ağlanacak halime. İçimden bir ses neden sen uğraşıyorsun böyle, sana kimse kılını kıpırdatmazken, sürekli yokuş yaparken diyor ve devam ediyor salak, salak, salak, salak yankılanıyor.....
 
Kıssadan hisse; İyilik yap, denize at. Balık bilmezse halik bilir......

 
 
 

6 Ekim 2016 Perşembe

Affetmek En Başta Kendimize Yaptığımız Bir İyiliktir






 
Hepimiz zaman zaman birilerine kızar, öfkelenir, tavır koyarız, kin duyarız hatta nefret ederiz……..
Bu duygu durumumuz bazen kısa sürer, bazen uzatırız belki günlerce belki yıllarca….

Böyle uzatmaya meyilli olduğum zamanlarda, aklıma meşhur “çürük yumurta (ya da patates)" anekdotunu getirir, duygu durumumu tekrar değerlendirip olumlu yönde şekillendirmeye çalışırım…..




Anekdot şöyle;
Bir lise öğretmeni öğrencilerine, onlar için hayat deneyimi olacak bir role-play (canlandırma) yapma önerisinde bulunur. Öğrenciler bu öneriyi heyecanla kabul ederler.
"Öyleyse yarın hepiniz birer plastik torba ve 20’şer tane çok haşlanmış yumurta getireceksiniz” der öğretmen gülümseyerek.

Ertesi sabah öğrenciler, sıralarının üzerindeki haşlanmış yumurtalar, torba ve meraklı gözleriyle öğretmenin söyleyeceklerini beklemektedirler.
Öğretmen, “şimdi, bugüne dek affetmeyi reddettiğiniz her kişi için bir yumurta alınız ve o kişinin ismini yumurtanın kabuğunun üzerine yazıp torbaya koyunuz” diye açıklama yapar……
Bazı öğrenciler üçer-beşer tane yumurtanın üzerine isim yazıp torbaya koyarken, bazılarının torbası neredeyse ağzını kadar dolmuştur.
Öğretmen ikinci açıklamasını yapar ve “bir hafta boyunca nereye giderseniz gidin, bu torbayı hep yanınızda taşıyacaksınız” der.

Aradan bir hafta geçmeden öğrenciler, “öğretmenim bu kadar ağır torbayı her yere taşımak çok zor”, “öğretmenim, yumurtalar kokmaya başladı, çevremizdeki insanlar rahatsız oluyorlar”, “öğretmenim hem sıkıldık, hem de yorulduk” diyerek şikayete başlarlar.
Öğretmen gülümseyerek öğrencilerine şu dersi verir; görüyorsunuz ki, affetmeyerek aslında kendimizi cezalandırıyoruz, ruhumuzu ağır yükler taşımaya mahkum ediyoruz ve affetmeyi karşımızdakine bir iyilik olarak düşünüyoruz.

Halbuki affetmek en başta kendimize yaptığımız bir iyiliktir, duygularımızı ve bizi özgürleştirir……
 
Bu anekdot, kızgın, kırgın anlarımda duygu durumumu yönetebilme konusunda beni her zaman olumlu yönde etkiler. Ama itiraf ediyorum, bazen uzun süre taşıdığım yumurtalar oluyor maalesef…..

21 Eylül 2016 Çarşamba

Çok Güzel Şey

 
 



Yaşamak güzel şey doğrusu

Üstelik hava da güzelse

Hele gücün kuvvetin yerindeyse

Elin ekmek tutmuşsa bir de

Hele tertemizse gönlün

Hele kar gibiyse alnın

Yani kendinden korkmuyorsan

Kimseden korkmuyorsan dünyada

Dostuna güveniyorsan

İyi günler bekliyorsan hele

İyi günlere inanıyorsan

Üstelik hava da güzelse

Yaşamak güzel şey

Çok güzel şey doğrusu.

 

9 Eylül 2016 Cuma

İllüstrasyon Sever misiniz??????

 
 
                                                                                *Monica Barengo     


Gerçek dünya bazen çok üzücü olabiliyor ve insan ruhu inciniyor. Şüphesiz ki iyi hissettiğimiz zamanlarda bizi geliştiren “sanat”  böyle zedelenmiş zamanlarda ise  ruhumuza iyi geliyor, yaşanan travmayı tedricen hafifletiyor, incinmiş duygularımızı tedavi ediyor. Çünkü sanat, en genel anlamıyla hayal gücünün estetik ifadesi olarak tanımlanıyor.....
 
 
 
 
                                                    *Monica Barengo     
 
 

Böyle can sıkıcı anlarda acil terapistim  müzik.....
Ardından edebiyat sakinleştiricim oluyor,  görsel sanatlar (tiyatro, sinema, resim, karikatür, illüstrasyon)  ise tekrar hayaller kurmaya teşvik ediyor beni veeeee normalleştiriyor!!!!!!

Hoş geldin “hayalci” diyorum kendime….
 
 

 
                                                                                                           *Rebecca Green

 
 
 
Merak ediyorum sonra, hayal dünyası en güçlü insanlar kimler acaba diye. Yazarlar mı (romancılar, masalcılar), çizerler mi (karikatürist, illüstratör).

Çizerler ağır basıyor biraz. Çizimler kelimelerden daha güçlü etkiliyor ruh iklimimizi. Hayalperest ve nevi şahsına münhasır sanatçılar, çok yoğun hissedilmiş duygularını bize çizerek aktarıyorlar …..

 
 
 
                                                                                                   *Olesya Serzhantova
 
 
 
İnsanın çizim konusundaki arzusu, yeteneği mağara duvarlarındaki çizimlerden günümüze profesyonel resim, karikatür, illüstrasyon, ebru, kaligrafi, çizgi roman, grafiti, kum sanatı, exlibris gibi pek çok çeşitle taşınmış…..

Teknik bilgi desteğiyle hayal gücünün sınırlarını zorlayan illüstratörlerin eserleri, çocukluğumdan beri beni hayal alemine sürüklüyor ve mutlu ediyor. Başta Ayşegül serisi olmak üzere tüm resimli çocuk kitaplarını elime aldığım zaman içim sevinçle doluyor.

İllüstrasyon için resim sanatının abartılı ya da doğada benzeri görülemeyecek ve deneysel olarak kurgulanamayacak kompozisyonlarla resmedilmesidir diyor google amca.

 
  
 
                                       *Olesya Serzhantova
 
 
 

Uzun süredir Monica Barengo, Elena Odriozola, Olesya Serzhantova ve Rebecca Green’in eserlerini hayranlıkla izliyorum. Hepsinin kadın sanatçı olması kesinlikle pozitif ayrımcılık değil, tesadüf sadece ……

Paylaşmak istedim…….

 

                                                                                             *Elena Odriozola



22 Ağustos 2016 Pazartesi

Hayalci Hayal Kuramıyor Artık…..

 
 
 
 
 

Çocukluğumdan beri canım sıkıldığında, üzüldüğümde, zorlandığım her durumda hayal kurarak “o andan uzaklaşır” kendimi iyi hissederdim…..
Hiçbir şey beni uzun süre üzemezdi, çünkü içinde bulunduğum durumun düzeleceğine inanırdım, kurduğum hayallerle her şeyin daha güzel olacağını umut ederdim….




 
 

 
Ders çalışmadığım zaman babam çok kızdığında, ders kitaplarından başka kitap okumama izin verilmediğinde, ortaokulda matematikten iki sınav üst üste zayıf aldığımda, annem istediğim kıyafeti almadığında, babam pantolon giymeme izin vermediğinde, okul gezisine gönderilmediğimde, annem ev işi yaparken benden küçük kardeşlerime göz kulak olmamı istediğinde, yaz tatillerinde her akşam evin bulaşıklarını yıkamak zorunda kaldığımda, babamla mutfak alışverişi için pazara gidip taşıyabileceğimden fazlasını taşımak zorunda kaldığımda, köyden dönerken anneannemin verdiği köy ürünlerini taşırken, kömürlükten odun kömür taşırken, çarşıdaki çeşmeden bidonla çene suyu taşırken (ne çok şey taşımışım),  üniversite sınavına çalışırken, 12 eylül öncesinde okulda (en basit örneği olarak, neden makyaj yapıyorsun diye sorgulandığımda) ve üniversitenin yurdunda (her gece korkudan kapıya dolap dayayıp uyuduğumda) baskılara maruz kaldığımda, üniversitede sık sık ve aniden çıkan öğrenci çatışmalarının ortasında biçare kalakaldığımda, 12 eylül sonrasında okulda ve üniversitenin yurdunda sürekli arama yapıldığında, yurdun müdürünün garip baskılarına maruz kaldığımda, mecburi hizmete gittiğimde, bir süre platonik aşık olduğumda, büyük oğlum ameliyat olduğunda, doğduğum şehirde yaşadığımız 17 ağustos depreminde, 15 yıl önce eşim işyerinde haksızlığa uğradığında,  2 yıl önce üst düzey görevimden istifa etmek zorunda bırakıldığımda mutsuzluğum kümülatif olarak artarken inancımın sabır ve şükrüyle “bu an geçecek, geçiyor, geçti” diye umutla hayaller kurarak bulunduğum durumdan uzaklaşmaya, kurtulmaya çalışırdım.
Bu nedenle bloğumun ismi hayalci ve arkadaşı……
 

 
 
 
 

Fakaaaat, 15 temmuzu bizzat Ankara Beştepe’de yaşadıktan sonra ve günlerdir pür dikkat dinlediğim televizyon haber ve yorumlarıyla hala şoktayım, bir türlü düzelemedim, kaskatı kaldım.

Hala kulaklarımda 15 temmuzda bütün gece tepemizde dolaşan F16 uçaklarının sesleri yankılanıyor, geceleri uykularım kaçıyor, sevinemiyorum, gülemiyorum,  en küçük bir motor sesiyle bile korkuyla zıplıyorum.

İnancımın sabır ve şükrüyle “bu an geçecek, geçiyor, geçti” diye umutla hayaller kurmaya çalışıyorum ama kuramıyorum…..
 

 
 

22 Temmuz 2016 Cuma

15 Temmuz Travması ve Posttravmatik Stres Bozukluğu

 
 



İnsani duyguların yitirilip insan hayatının hiçe sayıldığı 15 temmuz gecesinin sonrasında, hayatın anlamını sorguluyoruz ve çoğumuz sağlığımızla ilgili pek çok sorun yaşıyoruz……
 
Yaşadığımız bu ruh haline tıp dilinde “Travma Sonrası Stres Bozukluğu” deniyor…..
 
Genel olarak uykusuzluk, kabus, olay anını tekrar yaşamak, sürekli hatırlamak, çarpıntı, terleme, kaygı, panik, uyuşukluk, isteksizlik, aşırı tedirginlik, konsantrasyon kaybı, aşırı sinirlilik vb hallerin yoğun olarak görülmesi veya kişinin normalinin dışında hissetmesi bulgularıyla seyredebiliyor…..
 
Bu bozukluk, herkes için KORKUTUCU olan ve kişinin fizik bütünlüğünü tehdit eden ya da ölüm tehlikesi oluşturan bir olaydan sonra gelişen bazı belirtiler olarak tanımlanabilir.
 
Bu tür olaylarla karşılaşan kişiler, aşırı KORKTUKLARINI, çaresizlik ya da dehşet duygusu yaşadıklarını, gelecekle ilgili aşırı kaygı duyduklarını belirtirler. Olayın şiddeti ve kişiye yakınlığı bu belirtilerin dozunu etkileyebilir….. 
 






Bu his pek yabancı gelmiyor bana, "déjà-vu" daha önce yaşamıştım durumu…..  

12 eylül öncesi üniversitenin ilk yıllarında mesela. Ailemden ilk defa ayrılmıştım….

Daha güvenli diye üniversitenin öğrenci yurdunda kalıyordum. Her gün kavga gürültü vardı, KORKUDAN geceleri dört kişi kaldığımız odamızın kapısına giysi dolaplarını dayayıp uyumaya çalışırdık. ....

Okulda sürekli bir yumruk havada bağırarak komut verme, boykotlar gibi nümayiş durumları, KORKUYLA saklandığım tuvaletten çıkarılıp zorla götürüldüğüm yürüyüşler ve en kısa zamanda yürüyüşten sıvışarak sokaklarda KORKMADAN dolaşmanın huzuru....
Üniversitenin öğrenci yurdunda sabaha karşı yapılan aramalar sırasında ise gündüz okulda, kampüste veya çarşıda elime zorla tutuşturulan adına bildiri denen kağıtları “elime tutuşturanın KORKUSUNDAN yere atamadığım için” kitaplarımın sayfa arasına tıkıp unuttum mu acaba KORKUSU…..

Günlerce süren boykotlar ve okulun kapalı kalması nedeniyle yaz aylarında yapılan dersler ve sınavlar…..
Yine böyle geç yapılan sınavların dönüşü, gece saat üç sularında yani “12 eylül sabahında” Bursa'da otobüsün aranmasında yaşadığım KORKU. Genellikle kimlik sorgulamalarında öğrenci kimliğimi göstermezdim KORKUDAN. Otobüsteki kimlik kontrolünde nüfus kağıdımı göstermiştim, fakat anatomi dersinden geçtiğim için tıpta okuyan bir arkadaşıma getirdiğim kemik torbası bagaj aramasında bulununca tıp öğrencisi olduğumu KORKUYLA açıklamak zorunda kalmıştım……
 

17 ağustos depreminde de  "bitti, buraya kadar" diye düşünerek KORKU ve panik dolu zamanlar yaşamıştık…...


 




Ve şimdi yine KORKU ve endişe içindeyiz……..
 
Ama bu bambaşka bir şey…….
 
Canım ülkemin başkentinde, on bir saat boyunca beyinlerimizin son hücresine kadar işleyen F16 uçaklarının,  patlayan bombaların, silahların sesleri yankılanıyor…….
 
Hafızamdaki canlılık hafiflemiyor asla…..
 
Sabaha erişememe korkusuyla yaşadığımız, sabah olduğunda ise en korkunç patlama sesiyle sarsıldığımız ve saatlerce süren çatışma sesleriyle ruhen ve bedenen şoklandığımız gece boyunca sığınak ile evdeki açık duran televizyon arasında mekik dokudum.
 
Merkezi ve güvenli konumu nedeniyle Cumhuriyetimiz kuruluşundan 16 gün önce "13 Ekim 1923 tarihinde" başkent olan Ankara’mızda  ve tüm Ülkemizde yaşanan bu felaketi; hafızamda bir an bile hafifletebilmem imkansız.
 
Sabah sesler kesildikten bir süre sonra dışarı çıkabildiğimizde, gördüğüm manzara inanılmazdı.
 
Beştepe’de bulunan sitemizin her tarafında tanklar vardı, yerlerde binlerce mermi kapsülü, 50 metre ötemizde patlayan bombaların yaptığı tahribat, öndeki bloğun içler acısı hali, yanmış araçlar….
 
Ne büyük bir felaketten döndüğümüz tüm gerçekliğiyle apaçık duruyordu her köşede.

Ruhum bedenimden çekilmişti adeta, ne kadar ağladığımı hatırlamıyorum……
 
Herkes sevdiklerini telefonla arayıp kontrol ediyor, whatsApp gruplarında yoklama yapıyordu…. 
 
Günlerdir hayat durdu, sadece televizyondan haberleri, duyuruları ve yorumları izliyoruz şaşkın bir haleti ruhiyeyle, kelimeler kifayetsiz, anlamlandırabilmek olanaksız.....
 
Vatanımızı ve canımızı emanet ettiğimiz, başımızın tacı, gururumuz şanlı ordumuzun “bazı personelince” 15 temmuz gecesi bizlere yaşatılan KORKULU saatler, ruh sağlığımızı alt üst etti, aklımızda onlarca soru var???????
 
Bir F 16 pilotu, kendi meclisini neden bombalar?
Bir helikopter pilotu, kendi kurumunu neden tarar?
Bir tank kullanıcısı, kendi vatandaşını neden ezer?
Bir grup devletin askeri, milletin iradesi ile seçilmiş liderini neden öldürmek ister?
Bütün bunları hangi akıl tutulması, hangi provakasyonla yapar? 
 
Şehit olan, yaralanan yüzlerce can, yıkık dökük binalar, bomboş alışveriş merkezleri……
 
Ve sadece kocaman yürekleri, ellerindeki bayraklarıyla yollara dökülen milyonların direnişi, milli iradenin galip gelmesi…… 
 
O gece şehit olan ve yaralanan vatandaşlarımızı asla ve asla unutmayacağız. Onlar Vatanımızın birlik ve beraberliği için, Ülkemizin huzur ve selameti için kendi canlarını hiçe saymışlardır.  Allah  cümlesinden razı olsun.....
 
Allah vatanımızı, milletimizi korusun, bizlere bir daha böyle felaket yaşatmasın.....
 

14 Temmuz 2016 Perşembe

Bu Dünyaya Sevmeye Geldik......

Candan Erçetin'in yazıp söylediği “Canı Sağolsun” şarkısının sözleri ile Aborjin atasözü anlam  açısından ne kadar çok örtüşüyor…..
 
Demek ki sevmek, dünyanın her köşesinde ve  birbirinden farklı koşullarda yaşayan insanın hamurunda, özünde var olan bir gerçek!
Kuşaktan kuşağa geçtikçe özüt azalıyor mu ne???????
 






 

13 Temmuz 2016 Çarşamba

Nar Çiçeği Külahında Dut Dondurması






Ramazan bayramını annem ve kardeşlerimle geçirmek için geçen hafta İzmit’teydim.....
Ailemle hasret giderdikten sonra İzmit’e aylardır gelmemiş olmanın özlemiyle kendimi bir anda sokaklarda gezinirken buldum, ayaklarım beni çocukluğumun ve ergenlik yıllarımın geçtiği mahalleye götürdü, eski sokağımız, evimiz yerli yerinde duruyordu çok şükür…..
Eski demiryolu caddesinde yürürken önce yerlere dökülmüş ezilmiş dutları gördüm, üzüldüm ziyan oldukları için.  Yaklaşık elli metre sonra ise nar ağacını gördüm. Dalları çiçeklerle ve henüz küçük meyvelerle doluydu, muhteşem görünüyordu, bazı çiçekleri ise yere dökülmüştü. Hemen onları topladım yerden ve hayranlıkla okşadım yapraklarını....
Cadde üstü peş peşe yoluma çıkan bu iki güzel ağaç zaten İzmit sokaklarında nostaljik bir edayla dolaşan beni aldı tamamen çocukluğuma uçurdu......
 
 
 
 
 
Benim çocukluğumda dondurma çok kıymetliydi, öyle her bakkalda her mevsimde bulunmazdı. En önemlisi bademciklerimiz şişer korkusuyla ailemiz tarafından sık tüketmemize izin verilmezdi.....
Her zaman pozitif çözümler üretme meraklısı, hayalci ve dondurmayı çok seven bir çocuk olan ben tabii ki bir formül bulmuştum kendimi mutlu etmek için. Anneannemin bahçesindeki nar ağacından yere dökülen nar çiçeklerini külah yapıp hemen yanındaki dut ağaçlarından topladığım en güzel, en büyük ve rengarenk dutları içine özenle koyardım (tıpkı birinci fotoğrafta gördüğünüz gibi). 
Dondurma yiyormuş gibi dutları yerken, büyüyüp para kazandığım zaman istediğim kadar dondurma yiyebileceğim fantastik hayallerine dalardım.....
Zamanın yükü omuzlarımda, yaş almış ve yaşlanmakta olduğum bugünlerimde yine dondurmayı çoooook seviyorum ama  şimdi tersine bir fantastik hayal kuruyorum.....
Çocukluk günlerimde yaptığım gibi nar çiçeği külahında dut dondurması yemenin hayalini.......

1 Temmuz 2016 Cuma

Tıp ve Edebiyat Arasında Kurulan Köprü- Hiperkültüremi – Sanat Zehirlenmesi- Yüksek Sanata Maruz Kalma- Stendhal Sendromu - Floransa Sendromu






Upuzun başlıktaki bütün isimler, aynı durumu tanımlıyor aslında.....

Bir hekim olarak bu sendromu bilmiyordum, biraz okuyup araştırdım ve benzer bulguları daha önce bir çok kez yaşamış olduğumu hatırlayınca  daha çok ilgimi çekti....

Bazen gördüğümüz bir nesneye, manzaraya, duyduğumuz bir sese, müziğe, okuduğumuz bir kitaba, şiire öyle bir hayranlık duyarız ki nutkumuz tutulur, kelimelerle ifade edemeyiz, adeta bir huşuya erme durumudur yaşanan, nefes kesici, baş döndürücü, göz kamaştırıcı, büyüleyici, muhteşem ve muazzam gibi kelimeler yetersiz, kifayetsiz kalabilir.
Beğenmenin zirvesi, tarihin içinde kaybolma, zamansızlık hissi, aşırı güzellik/görkem/ihtişam karşısında heyecandan kendinden geçme, bayılma gibi tarif edilen bu aşırı duygulanma hali; tuhaf hastalıklar listesinde yer alan “Stendhal sendromu” olarak isimlendiriliyormuş.







Bu sendroma adını veren 19. yüzyılda yaşamış olan ve Stendhal mahlasını kullanan Fransız yazar Marie-Henri Beyle, 1817 yılında yaptığı Floransa ziyaretinde, Giotto'nun freskleriyle süslü Santa Croce Bazilikasını gördüğünde anlatılması güç bir duygu yoğunluğu hissettiğini, kalp çarpıntısı ve halsizlik hissi yaşadığını, oradan çıkar çıkmaz çimenlerin üzerine yığılacak kadar fenalaştığını, dakikalarca yattıktan sonra kendini toparlayabildiğini yazmıştır.

1979 yılına kadar sendrom bilimsel olarak tanımlanmamış, ancak İtalyan psikiyatr Graziella Magherini'nin, bazıları Santa Maria Nuova Hastanesine kaldırılacak kadar fenalaşan Floransa’ya gelen turistlerden 100'den fazlasını gözlemlemesi ve tasvir etmesinden sonra "Stendhal Sendromu" literatüre girmiştir.

Stendhal sendromu; kişinin tarihi eser, sanat eserleri, tablo, film veya doğada çok güzel yerler gördüğünde, özellikle görsel sanat eserlerine melodik sesler, ilahi, senfoni gibi işitsel uyarıcılar da eşlik ediyorsa hissettiği “zamanın ruhu ile karşılaşma” sonucunda beyninin adeta yeniden programlanma süreci geçirirken hızlı kalp atışı, baş dönmesi, baygınlık, şaşırma ve hatta halüsinasyonlarla verdiği reaksiyondur.
Günümüzde bu nedenle Roma ve Floransa'da turistlere yakın yerlerde ambulanslar bekletilmekteymiş......






Kişisel tarihimde yüksek sanata maruz kaldığım zaman yaşadığım benzer duygulanımları hatırlamaya çalıştım bir bir.....
Bu duygulanımı en yoğun yaşadığım yerlerden biri hiç şüphesiz ki, iki defa ziyaret etme şansı bulduğum Mimar Sinan’ın ustalık eseri Selimiye Camii.....
Camiinin ve külliyesinin görkemi, bahçesi, çevresindeki tüm detaylar bana hangi zamanda olduğumu unutturmuştu, camiinin içinde ve bahçesinde ne kadar süre kaldığımı hatırlamıyorum gerçekten.....






Yine aynı duygulanımı, 1999 yılı temmuz ayının çok sıcak bir gününde ziyaret ettiğim ve dipsiz bir empati duygusuyla, gözyaşları içinde dolaştığım Gelibolu yarımadasında yaşamıştım. Dolaştığım her yerde zamanın ruhu  ile yüzleşmiştim.

Topkapı sarayı ziyaretimde ise Bab-ı Hümayun’dan Bab-üs Selam’a giden ağaçlı yolda Fatih Sultan Mehmet’i devlet erkanı ile at üzerinde tahayyül etmiştim ya da zamanda yolculuk mu yapmıştım acaba????

Yıllarca uzaktan hayranlıkla seyrettiğim Kız Kulesine geçen yıl gitmiştim, merdivenlerini çıkıp balkonundan baktığım an rüyadayım sanmıştım.....






Louvre müzesinin girişinde 1989 yılında inşa edilen ve yazar Dan Brown’un Da Vinci Şifresi isimli romanında tarihi anlam yüklediği Cam Piramit’i görünce de kitap ve film gözümün önünden geçmişti....
Müzenin Denon kanadındaki, Leonardo da Vinci, Rembrandt, Rafael, Delacroix, Veronese gibi pek  çok  ünlü ressamın  gerçek eserlerinin bulunduğu “tablolar bölümü” ise çok göz kamaştırıcıydı.  

O ana kadar ki yaşamım boyunca ya kitaplarda gördüğüm ya da reprodüksiyonlarını seyrettiğim birbirinden ünlü yüzlerce tablo işte tam karşımdaydı, adeta dokunabileceğim kadar yakın mesafedeydi (Mona Lisa hariç).........
  
  



Paolo Veronese’nin, 1563 yılında yaptığı,  677x994 cm boyutlarındaki  “The Wedding at Cana” (Kana’nın Düğünü) tablosu şahaneydi.....

Tablo değildi sanki karşımdaki.  Antik dekorlu, göz kamaştıracak kadar canlı renkleri olan, görkemli ve devasa bir tiyatro sahnesiydi gördüğüm. En ünlü sultanların, kralların davetli olduğu bu düğün yemeğinde Osmanlı Sultanı Muhteşem Süleyman’ı görmek ise resmen nefes kesiciydi…..






Madrid'te Prado müzesinde sergilenen yüzlerce Goya tablosu, Velazquez'in 1656 tarihli Las Meninas (Nedimeler) tablosu, Trocadéro metrosundan çıkıp hemen sola dönünce gördüğüm Eiffel manzarası, Floransa’da sanat ve mimarinin harika eserleriyle dolu Signoria Meydanı ve Ponte Vecchio Köprüsü, Venedik Santa Lucia tren istasyonu çıkışında ansızın karşıma çıkan Büyük Kanal, çocukluğumdan beri bir çok filmde izlediğim Viyana Operasının sahnedeki sanatçıya çiçek atılan locaları ve başroldeki kızın kuyruklu tuvaletiyle koşarak indiği merdivenlerini gördüğüm o ilk anda şaşırıp kalmıştım....
Zaman durmuştu sanki......


 




Huşuya ermenin zirvesi olarak, en kısa zamanda Mekke'ye gidip Kabe'yi görmek istiyorum……

İşte öyle bir şey……